“Kırgınım, bilmen gerek! En çok da karanlığa karışan kutup yıldızlarına!”*
Evet, “en çok sevdiği-imiz” kısmıydı, bu şiirin değil mi? Peki neden bunu sen tattırdın bana! “Günahkârım” diyebilirdin. Anlardım seni. Daha önce anladığım gibi! Ama sen lafı gevelemeyi seçtin. Seni, “hakkı görünce teslim olan”, değilse “tasdik eden” biri olarak biliyordum! Ama sen beni şaşırttın! Hem de fena şaşırttın… Bir buçuk yıldır hep seni, durumunu “anlamaya” çalıştım. Açıkçası beklemiyordum böyle bir tepki vereceğini…
Oysa biz “birbirimizin” birçok haline şahit olmuştuk! Günahlarımıza, aşklarımıza… Yine söyleyebilirdin, anlardım! Ama sen elindeki “doğruları(!)” bizim elimizdeki doğrulara tercih ettin. Bizi ikna etmeye bile çalışmadın. Umarım elindeki “doğruların(!)” Allah’ın huzurunda sana bir mazeret olur.
Senden nefret ettiğimi bil! İçimdeki, o fotoğrafındaki; samimi yüzlü, içi dışı bir dostumu öldürdüğün için! İçimdeki “Semé”yi** öldürdüğün için…
Rabbim günahlarımızı affetsin.
Ama eğer bu konuda üzerinde bir hakkım varsa bil ki helal etmiyorum!
Etmiyorum!
Etmiyorum!
“Eski dostun”
*: “Kırgınsın biliyorum! En çok da karanlığa karışan kutup yıldızlarına!” Kahraman Tazeoğlu.
**: “Sem’é, İsmail’in Urfa Arapları tarafından söyleniş tarzı”